Annelik

Annelik Vicdan Azabıdır

Biz kuralların ve şartların ailemizin belirlediği, gidilen misafirlikte, restoranda sandalye birleştirilip yatırılan, üzerine montların örtüldüğü, arabada birinin kucağında yolculuk yapan, kapalı yerlerde sigara içme yasağının henüz duyulmadığı bir çağa doğmuştuk. Doğan çocuk ailenin şartlarına uyum sağlardı bir şekilde. Eee tabii siyah beyaz, tek kanallı televizyon, günde belli saatlerde çizgi film, salçalı ekmek, sokakta oyun oynamak, ezandan önce eve girmek, kulak çekmeli, terlik fırlatmalı, bol ceza çağıydı. Şimdiyle karşılaştırılınca artıları eksileri tartışıladursun, asıl fark sanırım kuralları bir ailenin koyduğu yapıdan, son gelenin koyduğu, son kertede kölesi olmak durumuna geçildi. Pedagoglar, doğum koçları, hamile pilatesleri, baby showerlar, gerekli gereksiz bir sürü yapılacaklar ve ihtiyaç listeleri, yapmayanın “kötü anne” olduğu bir çıkmaza sürüklendik hepimiz. Her şey harika yapılmalı, her şeye yetişilmeli, hiçbir şey atlanmamalı, hatta en makulü çocuğun için kendi hayatını feda etmendi. Öyle bir baskıydı ki bu, hiç kimse hiçbir şey demese bile, o içindeki düşman hiç durmadan konuşup, beyninin etini yer dururdu. Ona göre hiçbir şeye yetmeyen, diğerleri gibi olmayan bir eksiktin. Biraz büyümüş o zamana kadar 24 saat hiç ayrılmadığın bebeğini artık onun gelişimi için kreşe verdiğinde sanki başından atıyor gibi hissettirirdi işte o ses. Çalışmaya başlamak ayrı bir etaptı vicdan muhasebende. Bir gün banyosunu atlasan en kötü sendin. Televizyon zaten zinhar o tartışılamazdı bile. Bir kreş öğretmeni gibi her saatin programlı olmak zorundaydı. “Etkinlik” sözcüğü hayatına çıkmamak üzere girmişti artık. Kaşlarının, bıyıklarının kocanla aynı boyda olması, kendinle ilgili en büyük krizinin lastikli topuz tokanı bulamamak, bir canlının gaz çıkarmasının, kaka yapmasının hayattaki anlamını, banyo yapmanın, kuaföre gitmek kadar iyi hissettirdiğini, 24 saatin ne kadar uzun olduğunu ve her gece (şanslıysan uykuya dalmadan önce düşünebilecek kadar zamanın varsa şayet) bugünün bittiğini ama yarının bugünden farkı olmayan, bir kısır döngüyü yaşayacak olmanı ve kendinle kalmanın ve kendini özlemenin ne anlama geldiğini, ancak bunları yaşamış biri anlayabilirdi.

Hayatın bir film şeridi gibi geçer gözünün önünden. İnanamazsın kendinin ve çevrenin değişimine. Herkesin birden ne kadar da meşgul olduğunu fark edersin. Artık anlattıkların cazip olmamaya başlar, telefonun az çalar, kapını sadece apartman görevlisi ve şanslıysan annen, kocandan başka kimse çalmamaktadır. Zaman durmuştur sanki. Bebeğin uyuduğu saatler göz kapayıp açana kadar geçerken, uyanık olduğu saatler ağır çekimdir adeta. On dakikayı bir saat hissedersin.

Evet elbette dünyanın en güzel duygusu, sevgisi, paylaşımı, hiçbir lisanla ifade edilemeyecek bir histir anne olmak. Ama anne olmak bir meslek değildir. Her gün tamamladığımız görevlerimize tik attığımız, patronumuza hesap verdiğimiz ve karşılığını alacağımızın bize taahhüt edildiği. Annelik bir olma durumudur. Her olma durumunda bulunan aldıklarımızla verdiklerimiz çatışır durur burada da. Bu da değildir derdimiz çoğu zaman, asıl mesele yalnızlaştırılmamız, hayattan elimizi eteğimizi çekme zorunluluğumuz, anne olmanın getirdiği fedakarlıklar listemiz, “İYİ ANNE” olma savaşımızdır.

  • Hamileyken her şeyi mızmızlanmadan yapıyor yardım istemiyorsan kaptın 10 puanı. Doğuma gidene kadar her şeyi kendi başına yap. “Ne var herkes doğuruyor benim ninem tarlaya giderken yolda doğur-muş, sonra tarlaya gidip yine çalışmış o gün bile.”
  • Sezaryeni düşünme bile ne ayıp, epidural normal doğum nedir? Acı çekeçeke, mümkünse 48 saat çek acını, çatır çatır doğur. Eskiden sezaryen, epidural mi varmış sanki. “Annem 7 çocuk doğurmuş evde.”
  • Ne demek sütüm yetmiyor, yok? Olmaz öyle bir şey. Cılk yara da olsa memen, açlıktan ölse de be-ben, canından can kopsa da senin sütünü emecek. Mama mı? Duymamış olalım. “Eskiden mama mı vardı.”
  • Bebek biraz zayıf sanki, sütün yaramıyor herhalde. “Neyse….”
  • Ve lohusa sendromu? “Şımarıklığın adı sendrom olmuş anam. Kocalarına nasıl naz yapacaklarını şaşırmışlar…”

İşte bu liste gider durur güzel anne. Girme bu girdaplara, uyma sen onlara. Duyma. Senin derdin sana yeter. Koyma yanına bu insanları. Yalnız kal, kendi suyunu kendin al, çayını soğuk iç, evin pis olsun, neyse yaptıkları eksik olsun, ama sen içini zehirletme şu anlayışla. Daha önce hiç tanışmadığın, tanışmış olsan da (2./3. Çocuk) unuttuğun yeni kendinle tanışıyorsun. Değişen hayatına alışmaya çalışıyorsun. Evet kimse anlamıyor değil mi? Anlamazlar çünkü değişen sadece senin hayatındır, dondurulan, durdurulan, sekteye uğrayan. Halbuki baba olmuş kocan, yakasına yeni bir nişan takmanın gururuyla devam etmektedir yaşamına. Annen, baban, kardeşlerin…Kıskanırsın her özgür insanı. Tuvalete istediği zaman giden ve çıkan kocanı, horlayarak uyuyan anneni, fıldır fıldır dolaşan arkadaşlarını ve kariyer yolunda ilerleyen tüm insanlığı.

Her tercih bir vazgeçiştir. Öyle midir gerçekten yada hayat bazılarına fazla mı torpil geçmez?

Sana  bu yazıyı çalışma odamda müzik eşliğinde yazıyorum demek de vardı ama salon masasında, yanımda bangır bangır bağıran Sünger Bob ( evet çizgi film😊), mütemadiyen dondurma, su isteyen, çişi gelen ve sıkılan kızımın yanından yazıyorum. Üzerimde çıkaramadığım pijamalarım, toplanmamış yataklar, yapılmamış akşam yemeği, yarım kalmış kariyer, orta yaş krizi, yeniden hayata dönmeye çalışan bir anne olarak 11 ve 4 yaştan sesleniyorum. Evet buraya 2 kere (rakamla yazınca daha bir altı çiziliyor sanki) fiziksel ve ruhsal olarak doz aşımı yalnızlık, lohusa, çok acı kayıplar yaşayarak geldim. Çok zor biliyorum. Masal anlatmaya gerek yok ama şu kadar diyebilirim, burası zaman zaman boyu geçse de, hala ayağım değiyor.

Gel yanıma, yalnız değilsin.

Ve evet geçiyor, ama izi kalıyor…

Deniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir